Çok güldüm...gereğinden fazla eğlendim...özlendiğimi hissettirdiler mesela, ne de güzeldir o duygu. Madem öyle dedim, ben de onlara özlendiklerini hissettirdim. İki günde, çok fazla kişi geldi ve geçti. Bazıları kısa süreli kalabildi ama o bile yetti. Gelmeye de devam edecekler anlaşılan. Hiç beklemediğim insanlarla, hiç düşünmediğim dakikalar yaşama faslının, henüz bitmeye niyeti yok sanırım.
İnsanlarla telefonda konuşma konusunda hiç iyi değilim demiş olabilirim zamanında. O kısmı düzeltiyorum, insanlarla telefonda konuşma konusunda oldukça iyiyim. Sorun, insanlarla telefonda konuşmaktan nefret etmemde. Hiç kimseyle konuşmak istemiyorum, hatta çoğu zaman telefonları açmıyorum ve birkaç saat sonra uydurmuş olduğum bi yalanı, o kişiye mesaj olarak yolluyorum.
Ancak, bazı zamanlar başka seçeneğim olmuyor ve konuşmak zorunda kalıyorum. İşte o zamanlar, suratıma geçirdiğim 'gülücük' maskemle, hattın diğer ucuna neşe saçıyorum. İkiyüzlülük konusunda harikalar yaratıyorum resmen.
Dün gece, anlamsız bir şekilde dayım aradı ve babamla konuştu. Gerek dayım, gerekse de babam, birbirlerinden pek hoşlanan insanlar sayılmaz. En azından, birbirlerinin favorileri olduğu söylenemez. Babam, bir süre konuştuktan sonra konunun benden açıldığını fark ettim ve bununla birlikte, sessiz yalvarışlarıma başladım. Telefonu bana vermemeliydi. Dayımla konuşamazdım...olmazdı.
Babam, büyük bir ihanet örneği göstererek telefonu bana uzattı. O andan itibaren, dakikalarca yalvaran çocuk gitti ve yerine 'yılın yeğeni' seçilmeye aday bir çocuk geldi. Bu değişime nasıl uğruyorum hiç bilmiyorum ama, 'gelmiş geçmiş en ciddi yüz adam' listesi yapılsa, muhakkak içinde adının geçeceği kişi olan dayımı bile birkaç kez kahkahalara boğabilmiş olmam oldukça garip bir yetenek.
Sonrasına ne demeli? Adam üzüntüden kendini paralamaya başladı lan! "Ben sana layık bir dayı olamadım, biliyorum...ama yeğenim şunu bil ki, senin yerin her zaman ayrı oldu benim için. Oğlum gibi sevdim seni" filan demeye başladı bir anda. Çok korkutucuydu dostum, çok.
Yalnız, şu durum birçoğumuzda vardır sanırım. Bu bir sendrom filan olmalı...mesela...'Tamam hadi üzülme. Sen bir bok yedin ama bir de beni dinle, ben de az bok yemedim sendromu' olabilir. Buna bir kısaltma bulmak gerekecek...Her neyse...Telefonun diğer ucunda dikilmiş, kendini yiyip bitiren dayıma, kendini iyi hissetsin diye "YA DAYI ÖYLE DEME! BAK BEN DE ANKARA'YA GİDİP GELİYORUM AMA SENİ HİÇ ARAMIYORUM!!!" demiş olmam ne işe yaradı ya da ben ne işe yaramasını bekliyordum, hiçbir fikrim yok.
Gerçi işe yarıyor işte lan. İki taraf da, hayırsızlık konusunda ortak bir noktada birleşince, huzur mu buluyor anlamıyorum ama işe yarıyor işte. Yani muhtemelen, yılın geri kalan kısmında dayım beni hiç aramayacak, arasa bile ben telefonu açmayacağım. Aynı boku yemeye devam edeceğiz ama içimiz an itibariyle rahatladı yani.
Oğlum adam inatla yer çekimi ivmesinin kaç olduğunu sorup duruyor, niye açayım lan telefonu?
Neyse efendim, bütün bu anlamsız telefon hikayesinden de anlaşılmadığı gibi, bu haftasonumu nedense ayrı bir benimsedim.
Ayrıca, Avustralyalı müzisyenler diye bir durum söz konusu ve bunu yadsıyamam.
I don't wanna cha-cha-change, but I don't wanna stay the same.
The Grates - Change
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder