12 Ağustos 2012 Pazar

Bazı Şeyler

Yüzmeyi öğrenmem biraz değişik olmuştu...

Bir bakalım; en az beş, en fazla altı yaşında olduğumu söyleyebilirim. Annem ve babam çalıştığı için çocuk yuvasına giderdim ama onların da yaz tatili oluyordu. Aileleri çalışan çocuklar için, annemin çalıştığı şirketin yaz okulu vardı. Sonuçta, o yaşlarda evde yalnız kalamazdım. Tenis, basketbol, yüzme ve dans eğitimleri veriliyordu. Şimdi düşününce, gayet zevkliydi. Tabii, erken uyanma kısmını saymazsak.

Tenis ve basketbol konusunda, hocalarım bana ayrı bir ilgi duyarlardı çünkü solaktım. Hatta tenis hocam, hâlâ sakladığım bir tenis raketi bile hediye etmişti bana. Basketbola da, lisedeki ikinci seneme kadar devam edecektim zaten. Dans konusundaysa, yeteneksizin önde gideniydim. Çok iyi hatırlıyorum, dans provalarımızı, Musatafa Sandal şarkılarıyla yapardık. Özellikle de, 'e onun arabası var' ve 'bu kız beni görmeli, bana kazak örmeli, muradına ermeli artık!' şarkıları, sanırım dans hocalarımızın favorileriydi. Dediğim gibi, dans konusunda parlak bir geleceğimin olmadığı aşikardı. Bir keresinde, koreografiyi fazlasıyla göze batacak şekilde bozduğum için hocam, "Oz, sen biraz otur dinlen canım" bile demişti. Bunun anlamını hepimiz biliyoruz. Açık ve net bir şekilde "ŞİMDİ BURADAN S.KTİR GİT VE EN YAKIN SANDALYEYE OTURUP İZLE!" demek istemişti. O zaman bile, bunu demek istediğini anlamıştım ama çok da takmıyordum zaten.

Herneyse, konu yüzme olduğunda, solak ya da sağlak olmanızın pek bir avantajı kalmıyordu. Bütün çocuklar gibi ben de, şirketin yüzme havuzuna giriyor ve yüzme tahtasının yardımıyla karşıdan karşıya, sadece ayaklarımı çırparak geçiyordum. Enine olan geçişler çok basitti, boyuna olanlar ise biraz yoruyordu ama her çocuk gibi, havuzdan zevk alıyordum. Şu klasik, merdivenlere tutunup ayak çırpma hareketlerini filan da yapıyorduk. Yüzme tahtası olmadan yüzdüğümüz zamanlar da oluyordu, tabii o zamanlarda, bizi karnımızdan tutup, karşıdan karşıya güvenli bir şekilde geçiren hocalarımız oluyordu.

Uzatmayalım, yine yüzme vaktiydi. Elimizde yüzme tahtalarımız, karşı tarafa yüzmek için sıramızı bekliyorduk. Enine olan kısım her zamanki gibi kolayca bitti ve sıra, işin zorlayan kısmına geldi. Sıra bendeydi...Havuza girdim ve ayaklarımı çırpmaya başladım. Yolu yarılamıştım bile ve her şey normal gidiyordu, ta ki yüzme tahtası elimden kayana kadar.

Dayım yüzmeye bayılırdı ve annemin çalıştığı şirkette 'takılırdı'. Onu yüzerken izlerdim hep. Yani, teoride nasıl yüzüldüğünü biliyordum ama uygulamada hiçbir deneyimim olmamıştı. Yüzme tahtası elimden kaydığında kısa bir süreliğine tedirgin olmuştum. Hocaların, beni kurtarma gibi bir girişimde bulunmadığını fark ettiğimde tek yaptığım, kollarımı ileri doğru çırpmak olmuştu. Elbette, boğulmama izin verecek halleri yoktu ama sanırım, ne yapacağımı görmek istemişlerdi.

Başarmıştım lan. Kulaçlarım oldukça acemiydi ama yüzmüştüm, hem de tek başıma. Hocalarımın "KOLLARINI ÇIRPMAYA DEVAM ET! AYAKLARINI UNUTMA OZ!" filan dediklerini hatırlıyorum. Havuzdan çıktığımda, hiçbir şey olmamış gibi yerime geçiyordum ve o sırada, şimdi simasını hatırlayamadığım hocalardan biri "İşte bu kadar. Yüzmeyi kendi başına öğrendin" demişti.

Sonrasında, bunu gururla anlatacaktım. Yaşadığım o tehlikeyi ve kendi başıma nasıl da yüzdüğümü. O günden sonra, ne yüzme tahtasına, ne de kolluğa ihtiyaç duydum. Dayımla beraber yüzmeye devam ettim ve şirket içerisinde, diğer veletlerin de katıldığı bir yarışmadan, küçük çapta bir madalyam bile oldu.

Kısacası, boğulmak istemiyorsam, yüzmek zorundaydım ve ben de yüzdüm.

Sanırım o günden sonda, çaresiz kaldığım zamanlarda hep yalnız olduğuma ve çıkış yolunu yine kendimin bulacağına inandım. Tabii bunları, tam olarak bu kelimelerle düşündüğümü sanmıyorum. En az beş, en fazla altı yaşındaydım sonuçta...ama birisi, bu düşüncemin başlangıç noktasını sorsaydı, yüzmeyi öğrendiğim o günü işaret ederdim.

O havuzda, kimsenin boğulmama izin vermeyeceğini çok iyi biliyorum. Şimdiyse, aynı şeyi söylemek bir hayli zor. Boğulmak üzereyseniz tek yaptıkları, kurtulmanız için size uzaktan destek vermektir. Çoğu kimsenin, sizin için bir tehlikeye gireceği filan yok.

"Bazı insanlar, kaybedilmeyecek kadar değerlidirler" diye duydum bir yerlerde. Umutsuz hissettiğim zamanlarda kendimi, bir yerlere saklamayı tercih etmişimdir hep. Yeniden ortaya çıktığımda, birçok insanı kaybetmiş olduğumu göreceğimi bile bile yapmışımdır bunu. Yeterince insanı bile bile kaybettim. Artık, yeni bir şeyler denemeyi düşünüyorum. Kaybedilemeyecek kadar değerli insanlara inanmak ve onlar için çaba göstermek istiyorum mesela.

Bu konuda karmayla aramızın iyi olduğunu sanmıyorum ama, ne bileyim, bu konuda sempatikvari suratım belki bir işe yarar diye umut ediyorum.

Aklıma gelmişken...Eve gelip, bir başıma annemin ve babamın eve gelmesini beklemeye, üçüncü sınıfa giderken başlamıştım. Kış ayları bazen korkutucu olabiliyordu. Hava erken kararırdı ve bazen elektrikler kesilirdi. İşte o zamanlar...bir pikenin altına gizlenir ve içimden "Burası benim gizli yerim. Kimse beni bulamaz. Annem gelene kadar saklanabilirim ama küçük bir 'nefes alma boşluğu' yaratmam lazım" diye geçirirdim.

Elektrikler geri geldiğinde mi? Nickelodeon'ı açar ve bir kanepeden diğerine atlamaya devam ederdim.

Anlatacak ne çok şeyim varmış aslında...

Mogwai - I Know You Are But What Am I?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder