13 Nisan 2012 Cuma

Taksi Durağı

Yirmi dört saat, kırk yedi dakika...Daha fazla ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum.

ŞAKA LAN ŞAKA! Can sıkıntım geçiverdi bu sabahla beraber nedense. Sanırım çin malıymış sıkıntım.

Mukavemet dersine girmeyip, KPSS başvurusu için kendisiyle beklemem karşılığında, kahvaltı ısmarlama vaadiyle aklımı başımdan alan arkadaşımla başlayan yeni gün, pek hoşuma gitti açıkçası. Zaten Mukavemet dersinde muhtemelen doğal sayılara kadar gerilemiş olduğumuzu düşünürsek, çok bir şey kaybettiğim söylenemez.

Eve gelip, bir an önce yalnızlığın tadını çıkarmak istedim. Kanepeme uzandım, dizilerimi açtım ve acımasızca tükettim. Acıktığımı hissettiğim an, yanmış sosislerim ve çiğ kalmış patateslerimle tam bir ziyafet çektim. Beni bırakıp, Çanakkale'ye giden ev arkadaşımın alıp yemediği kepek ekmekleri yerken, son üç dilimin küflenmiş olduğunu görmem bile keyfimi bozamadı.

Kendi kendime kahkahalar attım. Manyak olduğumu düşünmenizi istemem. Bunun yerine, komik birisi olduğumu düşünmeniz, herkesin işini görecektir diye düşünmekteyim.

Akşama doğru, can sıkıntısı kendini hafiften belli etmeye çalışmadı değil. Tek yapmam gereken, dışarı çıkıp, ekmek almamdı ama onu bile yapamayacak güçte hissettim kendimi bir süreliğine. "Aman canım, paraya kıyıp pizza söylesem de, hiç yerimden kalkmasam aslında" diye düşündüm. Ancak, kıyacak bir param olmaması, yeniden güç kazanmama sebebiyet verdi. Böylece, huzurun fitili de tam olarak ateşlenmiş oldu.

Ekmek almak için yürürken; kendini bilmez, hafif rüzgarlı Sakarya akşamında yürüyen, etekli bir bayan karşıma çıkıverdi. Yürüyüşünü sonlandırıp, etrafı bir süre süzdükten sonra bana bakmasıyla "Oz tamam, artık bacaklarına bakma, sakın bakma, hatta kadına bile bakma, SEN SAPIK DEĞİLSİN KOÇUM BENİM BEE!" deyip, kendimi gazlamaya başladım. Aslında, beni tebrik edebilirsiniz çünkü bu görevi başarıyla yerine getirdim.

Ardından, güzel bayanımızla göz göze geldik ve "Affedersiniz, bir bakabilir misiniz?" dedi. İşte, öyküm tam olarak burada başlıyor. Şimdi beni iyi okuyun, olay akışını aktarıyorum.

B: Affedersiniz, bir bakabilir misiniz?

Oz: Tabii bakarım. Nerenize istersiniz?

B: ehehehe çok hoşsunuz. Buralarda taksi durağı var mı acaba?

Oz: Bakın...Şu karşıda kulübe gibi bir yer var. Orası taksi durağı aslında ama şu anda taksi yok sanırım.

B: Ay nerede, göremedim ben.

Oz: Şu beyaz binayı gördünüz mü?

B: Evet?

Oz: Sizce de renk kombinasyonu biraz saçma olmamıştı?

B: Ya siz gerçekten çok tatlısı...Bir saniye...Sizin dudağınızda ben mi var?

Oz: Ah evet.

B: Dokunabilir miyim?

Oz: Genellikle insanlar dokununca değil, öpünce anlıyor ama siz bilirsiniz.

B: O zaman...Öpmek en iyi seçenek gibi du...

Ya ben çok mu açıldım yanlışlıkla? Pardon ya, otomatik pilot modundaydın, o da biraz abartmış sanırım. Serseri şey ya. Şimdi baştan alalım...

B: Pardon, buralarda taksi durağı var mı acaba?

Oz: Şu karşıda, kulübe gibi olan bir yer var. Orası taksi durağı ama sanırım şu anda taksi yok.

B: Tam olarak nerede?

Oz: Şu beyaz binayi gördünüz mü?

B: Evet?

Oz: Onun tam altında. Böyle koyu kahverengi renkli. Gördünüz mü?

B: Evet, evet.

Oz: Orası taksi durağı işte. İsterseniz bir gidin bakın ama içeride birisi var mı, bilmiyorum.

B: Peki, teşekkürler.

Oz: İyi akşamlar.

Evet, aslında olan buydu. Şimdi, ilk diyaloğu okuyunca, bu çok sıkıcı, monoton, saçma bir şeymiş gibi geldi lan.

Neyse efendim, sonuçta ekmeğimi aldım, evime geldim, tekrar sosis yaptım ve bu kez yakmadım. Şimdi de, sallama çayımla keyifli anlar yaşıyoruz ve elimde yenmeyi bekleyen üç tane portakallı kek var. Daha ne isteyebilirim ki lan!

Mumford & Sons - Thistle & Weeds

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder