16 Aralık 2012 Pazar

Sabah

Sabah yazılarını seviyorum. Ne yazacağımı bilmeden başlayıp, ortaya bir sürü kelime dökmüş şekilde bitiriyorum...ama önce bir kahve yapmalıyım.

Bu sene, bana hediye edilen en güzel hediyeyi düşündüm de, sanırım bir kavanoz kremalı kahveydi. Son kahve tozlarını da harcarken fark ettim bunu. Öylesine bir anda hediye edilmişti. Zaten böyle hediyeler daha da mutlu ediyor insanı. "Sana hediye aldım" cümlesi, daha bir şaşırtıcı oluyor. Biraz da mahcup oluyorsun gerçi ama olsun. Daha sonra ben de ona inadına sahip olmak istediği bardak altlıklarımdan iki tanesini vermiştim.

Onun hikayesi de güzeldir aslında. İstanbul'da, yalnızlığı iple çektiğim dönemlerden biriydi, hatta Datça dönüşüydü sanırım. Canım sıkılır gibi olmuştu. Açtım bir telefon, konuşmaya başladık. İstanbul'dan, Kocaeli'ne uzanan "Canım sıkılıyor haykırışları" amacına ulaşmıştı. İki gün sonra, atlayıverdi otobüse ve beni kurtarmaya geldi. Öyle pek uzun vakit geçirememiştik ama yeterliydi. Akşam, önce Moda'yla tanıştırmıştım onu. Yürümekten şikayetçi olmayan nadir insanlardan olması, eve kadar yürürken, önümüze çıkan her kediyi sevmemizi sağlamıştı.

Yürümeyi seven insanları o kadar çok seviyorum ki...

Kabul ediyorum, yorulmuştuk. Eve gelip, kendimizi öylece kanepeye bırakmamız da bundan dolayı olabilir. Konuştuk, konuştuk...sonra yine konuştuk. Ne güzeldi, hep konuştuk. Uyurken, kafamdan bir masal uydurmaya çalıştım ama pek başarılı olamadım.

Ertesi sabah uyandığımızda, el ele verip hoş bir kahvaltı sofrası kurmuştuk balkona. Sosisler ondan, çay da bendendi. Balkon kahvaltılarını hep sevmişimdir. Konuşmaya bile gerek yoktur bazen. Yine de biz konuşmaya devam etmiştik.

Beraber waffle yemeye gitmiştik ki waffle'ı herkesle yiyebildiğim söylenemez. Her bir ısırışta, alt taraftan fışkıran meyveler ve yüzüne, gözüne, eline bulaşan çikolataların yarattığı manzara komik oluyor. Birkaç çay içtikten sonra da Harem'e gidecek olan servise bindirip, uğurlamıştım.

Çok saf ve huzurlu vakitlerdi.

İnadına vermediğim bardak altıklarına gelince...evden çıkarken, belli etmeden çantasına atıvermiştim iki tane. Birkaç gün sonra da, kitaplarımdan birinin ilk sayfasına yapıştırdığı post-iti fark ettim. Karşılıklı sürprizlerle çıkmıştık evden belli ki.

Bazı insanlar için öylesine üzülüyorum ki...bana verdikleri o anlamsız derecede fazla değeri nasıl oluyor da ben onlara veremiyorum diye düşünüyorum. O kadar fazla hak ediyorlar ki oysa...

Keşke bazı insanları daha fazla sevebilseydim. Telefonlarını elimden geldiğince ertelemek yerine ilk arayışlarında açıp, o güzel sohbetimi yapabilseydim.

Çekiniyorum. Yanlış bir şeyler yapmaktan korkuyor olabilirim. Hiç kimsenin bana bağlanmasını istemiyor da olabilirim. Çünkü biliyorum ki, benden bir bok olmaz. Galiba o yüzden, saatlerimi şu Romanya'daki tıp öğrencisiyle harcamayı tercih ediyorum. En tehlikesiz olanı bu olsa gerek.

Çünkü ben gülerim, eğlenirim, vakit öldürürüm ve genellikle sıkılırım. Sıkılmazsam eğer, karşımdakini sıkarım.

Sonuç olarak, o insanın bana hediye ettiği kahveyi bitirdim. Şimdi bana yeni bir tane hediye etmesi gerekecek.

Missy Higgins - Everyone's Waiting

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder