16 Temmuz 2010 Cuma

Yirmi Beşinci Baskı

Evdeyim...Birazdan okula gitmem gerek. Okuldan döndüğümde bir kahve içeceğim ve muhtemelen kendimi tatmin edeceğim. Ardından duşa girip, uzun bir süre suyun altında düşüneceğim. Çıktığımda bir kahve daha içeceğim ve yatacağım.

Hergün aynı...Çok sessizim. Kimseyle konuşamıyorum. Sadece iki şey düşünüyorum ama onlar da yeterince zamanımı alıyor. Kafamdaki iki soru şu...On beş bini nereden bulabilirim ve bana bu oyunu kim çeviriyor olabilir. Aklımdan çok fazla isim geçiyor ama hiçbirisinin olamayacağına karar veriyorum. Elimdeki en güçlü aday olan Ogün, bunun kendisinin işi olmadığını söyledi. Ona inanıyorum...İnanıyorum çünkü Ogün korkup yalan söyleyecek birisi değil. Tanıdığım en cesur insanlardan biri ve asla korkup yalan söylemez. Ogün'ü de elediğime göre, tekrar en başa dönebilirim. Yani, hiçliğe...

Günüm tam da beklediğim gibi geçiyor. Okula gidiyorum, okuldan dönüyorum, kahvemi içiyorum, mastürbasyon yapıyorum, duşa giriyorum ve düşünmeye başlıyorum.

Aslında yapmam gereken başka bir şeylerin olduğundan o kadar eminim ki...Yine de hatırlayamıyorum işte. Hatırlayamadığım bir şeyi nasıl yapabilirim ki ?

Yapmam gereken diğer şeyi ya da şeyleri hatırlayamadığıma göre, tekrar eski konuma dönebilirim. Tamam, her şeyi baştan alalım...Büroda adam ne demişti ? Daha önce millete borç takıp kaçmayı nasıl başardığımı bildiğini söylemişti...Peki ben bunu kime anlattım ? Herkese...Harika ! Böyle bir şeyi önüne gelen herkese neden anlatırsın ki ? Kafama not düşüyorum...Yediğin her boku, herkese anlatmak zorunda değilsin.

Tıpkı, geçtiğimiz birkaç günde olduğu gibi bugün de duştan elim boş bir şekilde çıkıyorum. Hiçbir ipucu yok. Varsa da ben göremiyorum. Kahvemi hazırlamak için mutfağa giderken telefonum çalıyor. Arayan babam...Telefonumun çalması, monoton hayatımın en heyecanlı kısmını kaplıyor. Telefonu açıyorum. Babamın sesinde ki mutluluğu anlayabiliyorum.

- Baba ! Nasılsın ?

- İyiyim...Sen ?

- Ben de iyiyim...Bildiğin gibi işte, koşuşturmaca. Uzun zaman oldu görüşmeyeli.

- Evet farkındayım. Bak sana ne diyeceğim...Annenle konuştuk ve bir fikrimiz var. Önümüzde ki ay Zeynep'in doğum günü...Fazla büyük bir kutlama olmayacak zaten. Bir yerlerde, küçük bir pasta keseriz en fazla. Sen de bize katılmak ister misin ?

O kadar mutluyum ki...Kendime inanmıyorum. Hayatımın bir köşesinde, beni mutlu edebilecek tek şeyin, ailemden gelecek bir haber olabileceğine asla inanamazdım. Sesim tiremeye başlıyor. Duygulanıyorum ve gözlerimin dolmak için can attığını hissedebiliyorum.

- Evet ! Tabii ki isterim ! Gelecek ayın kaçında ?

- Yirmi ikisi...Ben seni daha sonra tekrar ararım zaten. Yine konuşuruz tamam mı ?

- Tamam baba...Çok teşekkür ederim. Anneme de çok teşekkür ederim. Gelecek aydan sonra, çok farklı olacağız baba, inan bana.

- İnanıyorum oğlum...Hadi, görüşürüz sonra.

Neden bilmiyorum ama, bir anda cesaretimi toplayıp yapmamam gereken bir şeyi yapıyorum...

- Baba...Bana on beş bin borç verir misin ?

Ve sıcak telefon konuşması, bir anda gizli bir gerginlikle doluyor.

- Ne ?! Yine ne haltlara karıştın sen ?

- Baba sana yemin ediyorum bu yeni bir şey değil...Eskiden kalma ve de...

Babam çok gergin ve sinirli...Yine de bana bağırıp, bu anın sihrini yok etmek istemediği çok açık. Bu yüzden sözümü kesiyor ve sesini yükseltmemek için konuşmayı kısa kesmek istiyor.

- Bak...Sana on beş bin filan vermeyeceğim. Ve şunu bil ki, eğer bu sorunu halledemezsen, gelecek ay kardeşini göremezsin. Kendine çekidüzen vermeden, tekrar hayatımıza girmene izin veremem. Umarım iyi anlamışsındır. İyi akşamlar.

Cevap vermemi beklemeden telefonu kapatıyor. Her şeyi bir kez daha berbat etmenin verdiği hissiyatla telefonu kapatıp olduğum yerde duruyorum. Kafama not düşüyorum...Fazla heyecanlanmamaya ya da mutlu olmamaya özen göster. Yoksa her şeyin içine edebilirsin.

Mirkelam & Kargo - Yollar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder