Hani ben sana hep içim sıkıldığında gelir oldum ya son zamanlarda blog. Hani sen o yüzden de biraz dargınsın ya bana. "İçimi kararttın be adam, 17 yıldır zifirle kapladın beni!" diyorsun ya içten içe... biliyorum, diyorsun... ama şunu da biliyorum, her seferinde de "Senin yine de canın sağ olsun" diyorsun.
Haklısın da hem. Bu yüzden bu kez güzel hissederken geldim sana. Korku da kaplamadı değil, ya bu yazı da geçmişe dönüp baktığımda içimi kaplayacak bir karanlığın parçası olursa diye... ama olsun. Mutluluğun sürekliliğini bekleyecek olursak, ölene kadar vakit harmacak gerekmez mi sonuçta?
Bir hafta blog. Sadece bir haftacık. Büyüleyici bir yedi gün. Göz alıcı, etkileyici, sarhoş edici. Düşüncesizce gelen mutluluk. Kendimi sınırlayamadığım, sınırlamayı aklımın ucundan geçirmediğim, sadece gülümseyebildiğim ve bir çift gözde kaybolup gittiğim yedi gün.
Adım Oz ve hayreti mucip bir şekilde otuz altı yaşındayım. Aklımın iplerini salabileceğimi hiç tahmin edemeyeceğim bir dönemde, aklımla barışık bir şekilde mutluyum.
Bu cümle kalıbını ilk kullandığımda da yirmi bir yaşındaymışım. Ne garip, en eski iki dostumdan birisi olduğunu buradan da anlayabilirsin blog.
Şaşkınım. Hem de çok şaşkın. Nasıl olabiliyor bu sorusuna cevap aramıyorum bu kez. Şaşkınlığımı heyecanımla harmanlıyorum, mutlulukla harlıyorum, gülümsememe ket vurmuyorum. O an, nasıl yaşanması gerekiyorsa ona ayak uyduruyorum. Sıfır kuşkuyla, sıfır kaygıyla.
Taa 2012 yılında şunu yazmışım; "Die Alone parçasını da unutmayayım...çünkü Ingrid Michaelson diyor ki 'Maybe I won't die alone'...Kim bilir Ingrid, kim bilir..."
Belki de gerçekten yalnız ölmem Ingrid. Belki gerçekten benim için de yazılmış şahane bir hikaye vardır.
Hoş geldin Şef... Yolculuk nasıl geçti?
Ingrid Michaelson - Die Alone
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder