1001 Gram filminde geçen bir söz vardı; life’s heaviest burden is to have nothing to carry... Ne doğru bir cümle.
'Hiç'liğin ağırlığı o kadar koyuyor ki insana. Bak mesela, on dakika önce öylesi kararlı adımlarla yürümüştüm ki odama doğru. Her şey planlıydı, yeni koyduğum çayımı yudumlarken yazımı yazacak, belki yanında bir de sigara içecek, ardından tekrar salona dönüp Paddleton'ı izleyecektim. Sonra ne mi oldu? Odama doğru yürürken, kedimin kumunu temizlemek için diğer odaya yöneldim ve benim için her şey, tüm kararlılığını yitirdi. İçimden kurtulmak isteyen kelimeler bir arka kapı bulmuşçasına kaçtı ve geriye yalnızca memnuniyetsizliklerini bıraktı. Çay midemi ekşitti, açtığım şarkı kulaklarıma yüksek ses baskı yaptı, sigaramsa son iki haftadır vermeye başladığı pişmanlığa çirkin bir tat daha ekledi. Yine de vazgeçemedim. Oldukça naif bir yazma istediğinin bile 'hiç'liğe varmasını istemedim.
Yeni evim baya fiyakalı abi. Geniş, üç odalı, kocaman salonlu. Hem de Acıbadem'de... doğup büyüdüğüm, yıllarımın geçtiği yerde. Üstelik pek çok hayali beraber gerçekleştiremediğimiz, çocukluk arkadaşımla. Şu temizlik işini halletsek, her şey neredeyse kusursuz. Neredeyse.
Bir şeyleri düzeltebilmek adına önce başka şeyleri beklemek, zamana oynamaktan başka bir şey değil. Olmayı umut ettiğimiz kişiden sürekli kaçıyoruz çünkü bir başarısızlığı daha kaldıramayacağımızdan korkuyoruz. O yüzden, şu anki kişiye hapsolmak, günün sonunda huzursuzluğu veriyor olsa da hem alışık olduğun alanı sağlıyor hem de kısmi tatminler sağlayacak 'ama'lar veriyor.
Beklentilerim var aslında ama onlara ulaşabilecek yetkinliği çoktan kaybetmişim gibi. Bak, yine 'ama'lı tatminler işte.
10 Mart'ı, 11'ine bağlayan geceyi unutmayacağıma dair kendime söz vermiştim. Hatta hemen sabahında radikal kararlar almıştım. Bu kez çok şey değişecekti. Kesindi, kaçış yoktu.
O geceyi hala unutmuyorum unutmamasına da, yaşanılan his yoğunluğunu tamamen kaybettikten sonra, sadece hatırlıyor olmanın da hiçbir faydası olmuyor... Bahsettiğim kararlardan sadece üç tanesini başarabilmiş olmam içler acısı. Üstelik, dokuz maddeden sadece üç tanesini gerçekleştirmiş olmam bir yana, diğer altı maddenin yarısı çok daha kötüye gitti... ve buna engel olmak adına zerre uğraşmadım. İstemediğim şeyleri, gündelik kaçışlar olmasının cazibesine seve seve yenik düşmeye devam ettim.
Verdiğim kararlardan bazıları yalnızca haftalık kararlardı ve onları bile başaramadım... bir hafta bile dişimi sıkamadım. Neden biliyor musun? Çünkü beklentisizim... çünkü 'zihnime kazınacak' gecelerin etkisi, aslında birkaç gün bile sürmüyor.
Beklentisizim ama yine de inanıyorum. İnanabileceğim bir şeyler bulabileceğime hâlâ bir şekilde inanıyorum. 'Hiç'liğin, kendi 'hiç'liği içerisinde boğulacağına inanıyorum. Plansız programsız, belirsizliğin getirisine inanıyorum. Umutsuz bi görüntü çiziyor olabilirim ama daha kötülerini atlatmış olan bana inanıyorum.
Beklentisiz bir şekilde yaşamaktan elbet sıkılacağıma inanıyorum.
Herkes bir şeylere inanır.
Elephanz - Elizabeth
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder