23 Haziran 2011 Perşembe

Tuhaf Hikayem

Bir süreliğine bana Vincent diyebilirsiniz...Vincent Spinetti...Çünkü şu an Vincent Spinetti olmak istiyorum...Tek yaptığım şey eziyetin kaynağını bulmaya çalışmak. Hile yapıyorum ve hikayenin sonunu bilen biri olarak olayların akışında bazı değişikliklere gidiyorum. Bana bunları yaşatan kişiyi bulmak için fazla vakim yok çünkü muhtemelen altı yudum sonra bambaşka biri olacağım. Hızlıca bir göz atalım...Ailemi bu olayın dışında tutuyorum çünkü onlar üç yıl önce öldü..."Arkadaş" kavramına çok fazla inanan biri olmadığım için pek arkadaşım olduğunu söyleyemem. Zaten arkadaş canlısı biri olacak kadar sıkıcı da değilim...Sonuç olarak geriye fazla kişi bırakmış sayılmam. Geriye konuştuğum ve beni dış görünüşüm sayesinde betimleyebilecek kadar bana yakın olan dört kişi kalıyor. Çok fazla kafa yormak istemiyorum...Hem zaten Vincent olmaktan sıkıldım...Ne ? Koskoca hikayeyi tek bir paragrafla mutlu sona ulaştırmamı beklemiyordun herhalde ?

Bu kısmı beraber çözmeye çalışalım...Hava fazlasıyla soğuk ve yüzüme dokunan bir şeyler var. Evet, gözlerimi açmak en mantıklı çözüm...Sanırım o kadar heyecanlanmaya gerek yok, çünkü yüzüme usulca sokulan şey sadece kar tanelerinden ibaret. İşin güzel tarafı ise, etraf daha önce hiç görmediğim kadar kalabalık ve kızgın bir beyazın istilası altında. Yabancı konuşmaların ardından gelen kişiyi görene kadar irkilmemin sebebinin sadece ince giyinmiş olmamdan kaynaklandığını sanıyordum ama hayır...Tanıdık bir yüz bütün titreşimlerin sonu oluyor. Bana söylediği şeyse, yıllar öncesinden kalma bir tarihten ibaret..."Benim yirmi iki haziranım, senin yirmi üç haziranın"...O'nun yirmi iki haziranı, benimse yirmi üç haziranım her şeyi bir çırpıda anlamama yetiyor ama bunun üzerine daha fazla konuşursam sahte mutluluğun içerisinde boğulacağımı çok iyi biliyorum. Sahte bir şeyin gerçek olmasını sağladığım gün, hiçbiriniz umrumda olmayacaksınız...Keşke bu gerçeği bu kadar erken söylemeseydim...

Tamamiyle yeni doğmuş bir öğrenciyim. Yeni doğmuş...Yani öğrenci olmak için henüz bebek...Neden koştuğumu bilmiyorum ama eğer peşinden koştuğum şey derse geç kalmamak için binmem gereken dolmuşsa, kendimle gurur duyacağım. Yavaşlayan şey adımlarım mı yoksa kalp atışlarımın artan hızı, adımlarımındaki hızı bastırdığı için mi kendimi yavaş hissediyorum ?..Tamam an itibariyle durduğuma adım gibi eminim. Ne yani ?! Bütün bu koşuşturmaca, dersi asıp aptal bir kafede arkadaşlarla sıkılmak için miydi ?! Ayrıca, neden bu olay çok mükemmel bir şeymiş gibi masanın etrafına yayılmış nargile kokusuyla birlikte burnuma gelmekte ? Umarım öğrenci olmak için neden henüz bebek olduğum yeterince nettir...

Arkamdaki alev yığınını bir kenara bırakırsak, binlerce insanın beni izlediğine yemin edebilirim. Tabi birde yanımdakileri...Yavaş çekim üzerlerine doğru yürüdüğümüzü hissediyorum. O kadar yavaş ki, aslında kaçmak isteseler çoktan gözden kaybolabilirlerdi... Bir, iki, sekiz, on dokuz, yüz on altı, iki yüz yetmiş sekiz, sekiz yüz otuz beş, altı bin üç yüz yirmi altı...Tam olarak altı bin üç yüz kırk dört kişiyiz. Saymak fazla zamanımı almadı...Sadece iki dakika boyunca daha hızlı yürüdüm ve yanımdakilerin hepsini sayabilecek kadar uzaklaştım. Bu zaman içerisinde alevlerin dansını izleyip orgazm hissine sahip olmak için yeterince vaktim oldu...Turuncuyla sarının sevişmesine şahit olmak harika bir şeydi...Yeni bir heyecan arayışına girdiklerindeyse, aralarına kırmızıyı da alıyorlardı...Sanırım hikayenin geri kalan kısmı artık umrumda değil...

Şimdi kendimi bir asker gibi hissediyorum...Elime verilmiş olan silahı nasıl kullanacağıma dair hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim şey ne için savaştığım...Tamam şimdilik onu da hatırlamıyorum ama elbet birazdan aklıma gelir. Bombalar benim için çok havalı. Atmaktan korkuyorum çünkü pimini nasıl çekeceğimi bilmiyorum...Ayrıca savaşta dahi olsam kafam ayık ve bomba piminin ağızla çekilemeyeceğini bilecek kadar akıllıyım...Tamam sanırım ne için savaştığımı da bilmiyorum ama inan bana birkaç gün öncesine kadar aklımdaydı. Savaş öncesi bize hedefimizi söylemişlerdi ve böyle önemli bir şeyi unutacak kadar aptal olduğuma inanamıyorum. Hazır yeri gelmişken, şiddetin sesi yaklaşık iki cümle önce durdu. Şimdi tek duyduğım acı ve kanın sesi...Etrafıma baktığımdaysa, yenilen tarafın hayatta kalmış yirmi bir esirinden biri olduğumu farkediyorum.

Dondurma yemenin yaşı olmamalı...Şu anda, dondurması elinden alınmış yaşlı birisi gibiyim. Garip bir şekilde öz kızım, dondurma yememem için elinden geleni yapıyor ve tek söylediği şey dondurmanın benim için tehlikeli ve yasak olduğu. Yasak olduğuna göre demek ki hastayım...Şu suratın haline bir bak ! Ütü yapılması unutulmuş t-shirtten farkı yok...Kırışıkların arasından büyük bir zorlukla çıkardığım burnumunsa tıkalı olduğunu biraz önce, ağzımı kapattığımda anladım. Gözlerimin rengi o kadar açılmış ki, tam olarak ne renk olduğunu anlayabilmek için aynaya biraz daha fazla yaklaşmaya karar veriyorum...Ve bu kararımdan vazgeçmek fazla uzun sürmüyor...Çünkü her bir yakınlaşma, kırışıkların daha net gözükmesine neden oluyor. Bu arada, dondurmamın torunum tarafından büyük bir zevkle ısırıldığını görmek beni kahrediyor. Benim küçük gerizekalı torunum, o dondurmanın öyle yenilmemesi gerektiğinin farkında bile değil. Bir kişi, sahip olduğu bir şeyin hakkını veremiyorsa ya o şeyi bırakmalı ya da, kırışmış dudaklarımın arasından fazlasıyla ıslak bir şekilde çıkan sert kelimelerim için bana kızmamalı...Tıpkı benim küçük gerizekalı torunumun bana kızmadığı gibi...

Çok fazla değişiklik, çok fazla hayat ve çok fazla samimiyet...Tam olarak emin değilim ama muhtemelen bunun nedeni, dört gündür muhtaç olunan kahveye sonunda kavuşulması ve bunun sonucunda fazlasıyla tüketilmesi...

Woodkid - Iron

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder