Çok üzülüyorum biliyor musun blog, seni böyle bomboş bıraktığımı görünce. Özellikle de mutluluklarımı paylaşmadığımı fark edince. Seni hemen unutuyorum değil mi? İlk sen feda ediliyorsun. Olsun, benim canım sağ olsun... değil mi?
Nereden başlayacağımı inan bilmiyorum. Yalnızca, hayatımın "bonus bölümü"nü yaşadığımı not düşeceğim. Yıllar sonra bile geriye dönüp baktığımda, ne demek istediğimi en iyi bu benzetme anlatacak, biliyorum.
Taşındım... çok kalabalık taşındım hem de. Kişileriyle, hayalleriyle, planlarıyla, umutlarıyla, sevinçleriyle, arkada bırakılan yüklerin hafifliğiyle, kahkahalarıyla minik ama benim olan yeni bir yere taşındım. Yedi ay oldu taşınalı. Şimdi hepsi gitti, geriye ben kaldım. Sadece ben. Kapalı balkonuma oturmuş, manzarasız manzarama karşı sigaram, kahvem, ben ve artık sen... hepsi bu kadar.
Ben hiç böyle olacağını düşünmemiştim biliyor musun blog? İlk kez bu kadar yaşlı, ilk kez bu kadar hayatı kaçırmış, ilk kez bu kadar bitkin hissediyorum. Canım bile yanmaya bir mecal bulamıyor, ara ara vurup geçiyor darbeler. Eski gücümden eser yok. Umutsuzluğu kaldıramıyor artık omuzlarım. Çöküyorum olduğum yere öylece...
Kocaman bir yatağım var artık. Kocaman ve bomboş. Üzerinde öylesi küçülüyorum, öylesi kayboluyorum ki... yatağımı doldurabilecek kadar bile bir hayatım yok. Sağ olsun, bazen Çapuli kıvrılıyor yanıma da bana yaşadığımı hissettiriyor.
Upuzun ve geniş bir L koltuğum var. Hep aynı yerine koyuyorum kıçımı. İnsanların dolduracağına şüphemin olmadığı o L koltukta uzun zamandır sadece ben varım... sağına soluna kumandaları koyuyorum, küllüğümü sigaramı paketimi, çakmağımı, kahve fincanımı. Onlar dolduruyor işte koltuğu. Ha bir de Çapuli tabii...
Bazen Çapuli'yi çözemiyorum. Kendisini sevdirmek için mi ayrılmıyor peşimden yoksa sevgiye ihtiyacım olduğunu bildiğinden mi... İyi ki var. Ne çok hikayeme ortak oldu. Ne çok şey yaşadık birlikte.
Şimdi fark ettim de, 12 yıldır benimle olan Çapuli'den sana bir kez bile bahsetmemiş olabilirim. Ne büyük ayıp.
Döndüm dolaştım ve 27 yaşındaki Oz'a vardım. Yedi ve hatta sekiz senenin sonunda hayatım için yaratabildiğim tek bir farkın olmaması ne acı... üstelik, bu kez daha geçkinim. Bu kez daha gecikmişim.
Bazen, penceremden bakarken gözüm hala bir arabayı arıyor. Park yeri bulmak için uzun uzun cebelleşen o arabayı... bana "bonus bölümü" getiren ve benden "bonus bölümü" götüren o arabayı.
Kumkuat reçelini atmaya gönlüm o kadar elvermiyor ki blog. Giden her şeyin ardında kalan o kumkuat reçelini atacak gücü bulamıyorum sadece. Bu aralar canımı en çok yakan, yalnızca bir kez tadına bakılan ve muhtemelen bozulmuş olan bir kumkuat reçeli.
O kadar çok şey yaşandı ki blog... sana anlatacağım çok şey birikti ama ben hiç buralarda yoktum.
Özür dilerim... zaten beni bir tek sen her zaman affediyorsun.
Gripin - Beş
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder